canberk tabakoglu
11 Takipçi | 1 Takip
30 04 2008

BİLİMSEL GELİŞİM VE DEĞİŞİM

BİLİMSEL GELİŞİM VE DEĞİŞİM

 

Türkiye’de, Osmanlı İmparatorluğu döneminde araştırmaya yönelik bir kültür birikimi ne yazık ki oluşmamıştır. Bilimsel devrim orta ve batı Avrupa’da 17. yüzyılda ortaya çıktı ve o yöredeki ülkeler her yıl çeşitli alanlarda buluşlar yaparak, sonra buluşlarını yararlı biçimlerde uygulayarak güçlendiler, zenginleştiler. Buna karşılık ülkemizde, araştırmayla yeni bilgi üretme yolunun bir eğitim politikası olarak benimsenmesi ancak Cumhuriyet döneminde, 1930’lu yıllarda gerçekleşti:
Atatürk’ün, Onuncu Yıl Nutku’nda Cumhuriyet kuşaklarına çağdaş uygarlık hedefini göstermesi, aynı yıl İstanbul Üniversitesinde köklü bir reform yapılması, Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsünün açılması, bilimsel düzeyi yükseltme kararlılığını açıkça gösteriyor. Ancak, ülke çapında bir ilerleme olması için liderlerden başka halkın, kamuoyunun da bilime yönelik bir kültür anlayışına erişmeleri gerekiyordu. Bu ise bir kültür değişmesi demekti ve böyle bir değişim kısa zamanda, bir günde, ya da bir yılda olamazdı. Bu değişimi sağlamak için Cumhuriyet hükümetleri geçen seksen yılda sürekli çaba sarfettiler ve önemli ilerleme sağladılar.
Herhangi bir toplumsal sürece yönelik bir kültür değişimi gerçekleştirebilmek için en az üç kuşak boyunca uğraşmak gerekiyor. Birinci kuşakta liderin gösterdiği hedefe inanarak, ya da kendi kendilerine zaten bu hedefe yönelmiş oldukları için bazı öncüler ortaya çıkıyor ve yaşam boyu çalışarak o hedefe varılabileceğini gösteriyorlar. Ama bunlar bir kaç kişiden ibaret. Kamuoyu, halkın büyük kitlesi onların varlığından, yaptıklarından habersiz kalıyor, ilgi göstermiyor. İkinci kuşaktan büyük bir genç kitlesinin söz konusu hedefe yönelmesini sağlayacak alt yapı çalışmalarına girişiliyor. Bu hazırlıklarda birinci kuşaktaki öncüler yol gösteriyor. İkinci kuşakta, daha fazla genç, hedefe yönelirken bu çalışmaları da yürütüyorlar. Böylece alt yapı tamamlanırken hedefe yaklaşan, ya da varan insanların sayısı çoğalıyor, halkın konuya ilgisi artıyor. Üçüncü kuşakta artık birçok genç, önlerindeki başarılı örneklerden esin ve cesaret alarak, alt yapıdan yararlanarak aynı hedefe yöneliyorlar ve söz konusu süreçle ilgili bir kültür değişimi büyük ölçüde gerçekleşmiş oluyor.

İnsanın faaliyetlerinden olan bilim, çok değişik perspektiflerden ele alınıp incelenebilir. Bilimin belli bir sosyo-kültürel çevrede yapıldığı için, bilim insanının yaşadığı sosyo-kültürel çevre belli ölçüde, bilimin nasıl ve ne şekilde yapılacağını belirler. Bazı bilim insanlarının yetiştikleri çevre ve aldıkları eğitim, onların evreni ve içindekileri nasıl algıladıklarını
etkilemekte ve bilimin bulgularını yorumlamada, büyük ölçüde aldıkları eğitimin etkisinde kalmaktadırlar. Bilim, insanlığın ve uygarlığın ortak mirası iken ve her uygarlık belli düzeylerde onun gelişimine (veya gerilemesine) katkıda bulunmuşken, belli bir uygarlığın katkısının ön plâna çıkarılması ve diğerlerinin gözardı edilmesi, belli sosyo-kültürel çevreden gelen bilim insanlarında çok sık görülen bir durumdur. Bilimin kaynağında ve tarihinde, hem tevhid hem de paganist anlayışa sahip toplumlar ve uygarlıklar vardır. İnsanlık tarihi boyunca tevhid inancına sahip toplumlar ile çok tanrılı inanca sahip toplumlar aynı ve/veya farklı coğrafyalarda birlikte yaşamışlar ve insanın tabiatla diyaloğuna katkıda bulunmuşlardır.
Belli topluluklara bakıldığında o topluluğun kendi kültürüne bağlı kaldığını görebiliriz. Örneğin Hindistan’da Budacılık anlayışı hakim durumda iken biliminde o anlayışta geliştiğini Çin’de bunun daha farklı şekilde geliştiğini, dini ve mitolojik anlayışla değil de bu yapının insan tarafından anlaşılacağı düşünüldüğü , Mısır ve Mezopotamya’da bilimin gelişimi firavun ailesinin sınırları doğrultusunda olduğu,Yunanistan’da bu gelişimin dinden bağımsız ilerlediğini ve bunlara nazaran tarihi son yüzyıl’a dayanan ve bilimin gelişimine kendi içinde ev sahipliği yapan Türkiye de bu gelişimin belli kademelerde aşıldığı görülmüştür.
Bilimin en çok kullandığı yöntemlerden biri olan tümevarım yöntemi esas alındığı zaman bizim çekirdeğimiz Türkiye olursa dünya biliminin iflas ettiği görülmektedir. Ama aynı yöntemin çekirdeği Almanya olursa artık süper-iletkenleri bakır kablolardan farksız görmemizin ayıp hiçbir tarafı olmaz herhalde. Yukarıdaki durum gösteriyor ki aynı metotla bile farklı bakış açılarıyla karşılaşılabilir.Bu durumda sorgulamamız gereken ülkemizin bilim kültürünü sindirip sindiremeyeceği değil,önce bilim için uygun bir kültüre sahip olup olmadığıdır. Bilim için anahtar kelimeler olan “merak, şüphe,acaba,neden,nasıl” gibi soruları sormaktan çekinen milletlerin bilim kültürünü oluşturması ne kadar gerçek bir olgudur?Ya da başına gelen kötü olayları sadece “nasip,kader,kısmet” gibi metafizik kavramlarına sığınarak açıklamaya çalışan bir millet,nasıl ivmesini almış bilim konvoylarına katılabilir?Ülkemiz için ilk halledilmesi gereken konu halkın hayat standartlarının yükseltilmesidir.Çok alakalı görünmese de asgari ücretle geçinen bir aile mutfak bütçesini denkleştirmek için değme ekonomistlere taş çıkarırken etrafındaki bilim gerçeklerine ne kadar duyarlı olabilir? Çünkü bilim gerçekten kalburüstülük gerektiren bir müessesedir, uzun vadeli sonuçlar veren yüksek harcırahlar isteyen ve en kötüsü bazen de geri dönüşü olmayan bir yatırımdır. İşte ülkemizdeki sindirilmişlikle Edison’un meşhur başarısızlık deneyleri (sayısı hakkında türlü efsaneler mevcuttur) bu kavşakta kesişmektedir.

Bilim kültürünün gelmesi için artık yavaş yavaş kültürümüz haline gelen soru sormama ve fazla kurcalamama huylarımızı terk etmemiz gerekmektedir .Tabi bu huyların oluşumu sadece toplumla alakalı değil kendi gerçeklerini yegane doğru gibi göstermeye çalışanların tehdit ve yaptırımlarıyla da ilintilidir.Yine bunun çözümü de otoritenin ve günümüz aydınlarının,bilim insanlarının işbirliğiyle olacaktır.Tarihte hiçbir devrim ya da oluşum aşağıdan yukarıya doğru olmamıştır.Otorite,bilim insanlarını “fakir ama gururlu” kalıbından kurtarmalı,çalışmalarına karşılık beklemeden destek vermelidir.Bu milletin haklı para kaygısı göz önüne alınırsa yapılması gereken en büyük hamledir.Sonraki adım ise aydınlarımızın milleti araştırmayı yönlendirecek etkinliklere destek vermesidir .Bilim insanları da çalışma tempolarını son seviyeye yükseltmeli ve belli başarılar yakalamak zorundadır.Çünkü insanlar başarıya ve gördüklerine daha çabuk inanırlar.Bütün bunların ışığı altında,bu parametreler yavaş yavaş ilerleme kaydetse bile ülkemizdeki kültürün yeniden mayalanmasını sağlayacak, bilim ihtilalinin olmasına ortam hazırlayacaktır.

486
0
0
Yorum Yaz