canberk tabakoglu
11 Takipçi | 1 Takip
25 10 2007

TOPLUMSAL ALANDA İNKILAPLAR

Toplumsal Alanda İnkılaplar

 

            Türkiye Cumhuriyeti, çağdaşlaşmayı amaç edinmişti. Bu nedenle devlet hayatının her alanında; yönetiminde, eğitimde, hukukta yeni köklü düzenlemeler yapıldı. Bu yenilikler, toplumsal hayatı da etkiledi ve değiştirdi.

 

            1. Din Kurumlarının Düzenlenmesi

 

            Osmanlı Devleti zamanında memlekette pek çok tarikat oluşmuştu. Aynı dinin içinde, tasavvufa dayanan ve bazı prensiplerle birbirinden ayrılan, Tanrı’ya ulaşma arzusuyla tutulan yollardan her birine, tarikat denirdi. Tarikatların şeyhleri, dervişleri ve müritleri vardı. Tarikat mensuplarının toplandıkları yerlere tekke, bunların küçüklerine de zaviye denirdi. Her tarikat, kendi yolunun doğru, diğerlerinin yanlış olduğunu iddia ederdi. Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde bu tarikatların bazıları, amaçlarından uzaklaşarak, devlet işlerine müdahale etmeye başladılar. Buralar zamanla, milletin temiz duygularının ve inançlarının istismar edildiği yerler haline geldi. Buralarda bulunanlar, hastalıklara ve çaresizliklere karşı muska yazar, halktan aldıkları para ile geçinirlerdi.

            Mustafa Kemal, Türk toplumunun sırtından geçinen bu insanları, toplum için faydalı hale getirmek istedi. Böylece, halkın inançları kötüye kullanılmasının önüne geçilmiş olacaktı. Mustafa Kemal, bu konuda şunları söylemiştir: “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz; en doğru, en hakiki yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin emir ve isteklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir.”

            Mustafa Kemal’in bu aydınlatıcı görüşleri doğrultusunda gerekli çalışmalar yapıldı. 30 Kasım 1925’te çıkarılan bir kanunla, tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı.

 

            2. Kıyafette Değişiklik

                 

            İnsanların giyimleri, yüzyıllar boyunca çeşitli aşamalardan geçmiştir. Hayvan derisinden dokumacılığa geçişte, giyim tarzı; iklime, coğrafi bölgelerin,milli geleneklerin ve zevkin özelliğine göre gelişme göstermiştir. İnsanların dış görünüşü bakımından giyimleri sürekli değişikliğe uğramıştır.

            Osmanlı İmparatorluğu zamanında, giyimde birlik yoktu. Devlet adamları, ilmiye sınıfına mensup olanlar, Müslüman halk, Hristiyan halk, şehirliler, köylüler ayrı kıyafetler giyerlerdi. Kıyafet konusundaki bu karışıklık, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam etti. Halifeliğin kaldırılmasından sonra hükümet, ordu için şemsiperli bir serpuş kabul etti. Gazetelerde, bu serpuş lehinde yazılar yayınlandı. Böylece kamuoyunda şapka aleyhindeki zihniyet yumuşamaya başladı.

            Atatürk inkılabının amacı “Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle medeni bir toplum haline ulaştırmak”tı. Halkın kıyafetini de bu yönde değiştirmek gerekliydi. Mustafa Kemal, Türk halkının, baştan aşağıya dış görünüşüyle de medeni insanlar olduğunu göstermek istedi. O, fesin aynı zamanda geri kalmışlığın bir simgesi olduğuna da inanıyordu.

            Her yenilik hareketinde olduğu gibi, kıyafette yapılmasını istediği değişiklikleri de Türk milletine kendisi anlattı. Bu amaçla, yurt gezilerine çıktı. 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı seyahatte bu konudaki düşüncelerini açıkladı ve şapkayı halka tanıttı. Konuşmalarında; “Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Medeni ve milletler arası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir.onu giyeceğiz.” dedi.

            Bu konuşmadan kısa bir süre sonra ,bütün şehirlerde memurlar, resmi bir emir beklemeksizin şapka giydiler. Mustafa Kemal, Ankara’ya dönüşünde halkın büyük bir kısmı onu, şapka elde başı açık selamladı.

            25 Kasım 1925 tarihinde, Şapka giyilmesi hakkında kanun kabul edildi. Kıyafette değişiklik, şapka konusunda yapıldı. Türk kadınları ise zamanla modern kıyafetleri benimsedi.

            Ayrıca 1934 yılında çıkarılan bir kanunla da sin adamlarının, ibadet yerleri dışında, dini kıyafetlerle gezmeleri yasaklandı. Yalnız, Diyanet İşleri Başkanı ve diğer dinlerin en yetkili kişileri, özel kıyafetleriyle dolaşabileceklerdi.

            Kıyafette değişiklik, Türk milletini modern bir görüntüye kavuşturmakla kalmadı, giyim kuşamdaki karmaşaya son vererek birlik ve beraberliği güçlendirdi.

 

            3. Takvim,Saat ve Ölçülerde Değişiklik

 

            Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan takvim, saat ve ölçüler, batılı devletlerden farklıydı. Bu durum, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam etti.

            Diğer devletlerle aramızdaki bu farklılık, ticaret işlerinin sağlıklı yürütülmesini ve resmi ilişkileri zorlaştırıyordu. Türkiye Cumhuriyeti, bu karışıklıkları önlemek için takvim, saat ve ölçüleri değiştirme kararı aldı. O zamana kadar kullanılmakta olan, hicri ve rumi takvimler yerine, 26 Aralık 1925’te çıkarılan bir kanunla miladi takvim kabul edildi. 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren de kullanılmaya başlandı. Aynı zamanda, günesin batışına göre ayarlanan alaturka saat yerine milletler arası saat sistemi kabul edildi. Bu sistemle, ülke içinde saat birliği sağlanmış oldu.

            Ayrıca, hafta tatili yeniden düzenlendi. Cumartesi öğleden sonra ve Pazar gününün hafta tatili olması kararlaştırıldı.

            Eskiden kullanılan ağırlık ve uzunluk ölçüleri de 26 Mart 1931’de kabul edilen bir kanunla değiştirildi. Hem yeteri kadar belirli olmayan ve hem de bölgelere göre değişen eski ölçü birimleri kaldırıldı. Ağırlık ölçüsü olarak, okka yerine kilo; uzunluk ölçülerinden arşın, endaze, kulaç yerine; metre kabul edildi. Böylece, yurdun her yerinde aynı ölçü düzeni kurulduğu gibi, milletler arası ticari ilişkilerde önemli kolaylıklar sağlandı.

 

 

 

 

4. Soyadı Kanunu:

 

     Soyadı kanunu çıkarılmadan önce, kişilerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerinde çeşitli zorluklar, karışıklıklar çıkıyordu. Bu karışıklıkları önlemek için kişilerin adlarının yanına doğum yerleri ekleniyor, ya da baba adlarıyla bir­likte anılıyorlardı. Bu zorlukları önlemenin bir başka yoluysa, kişi1enn dış go­rünüş1erine bakılarak çeşitli takma adlar vermekti. Fakat bütün bunlar; okul, as­kerlik, tapu ye miras iş1erinde ortaya çıkan güçlükleri önleyemiyordu. Hatta, adaletin yerini bulmasında ye suçluların cezalandırılmasında bile haksızlıklar olabiliyordu.

     İşte bütün bu güçlükler, 21 Haziran 1934’te kabul edilen Soyadı Kanunu ile sona erdi. Bu kanuna göre herkes; gülünç, ahlaka aykırı olmamak ve Türkçe olmak şartiy1a istediği soyadını alabilecekti.

     Soyadı Kanunu’nun kabulünden sonra, Türkiye Millet Meclisi, Türk milletinin bir şükran ifadesi olarak, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya “Atatürk” soyadını verdi.

 

 

 

 

    5. Kadının Türk Toplumundaki Yeri ye Türk Kadın Hakları:

 

 

     a. Kadının Türk Toplumundaki Yeri:

 

    “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben, Anadolu kadınından daha fazla ça1iştim, milletimi kurtu1uşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar gayret gösterdim, diyemez.”

     İlk Türk devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Erkek, bir kadınla evlenirdi. Ev, eş1erin ortak malı sayılırdı. Çocuklar üzerinde babanın olduğu kadar annenin de hakkı vardı. Hakanın emirleri “Hakan ve Hatun emir ediyor ki!” diye başlardı. Kurultaylara, hakanla beraber mutlaka hatun da katılırdı. Ka­dınlar, devlet memurluklarında görev alabilirlerdi.

     Osmanlı Devleti zamanında kadınlar, birçok haklarını kaybetti. Evlenme, boşanma, miras ve devlet memuru olabilme konularında erkeklere tanınan hak­lar, kadınlara tanınmadı. Bu durum, cumhuriyet döneminde, Medeni Kanunun kabulüne kadar devam etti. Bu kanun ile kadınlar toplumsal hayatta çok geniş haklara sahip oldular.

 

 

 

     b. Kadının Siyasi Haklarını Kazanması:

 

     Medeni Kanun’un, Türk ailesinin kuruluşunda yeni bir anlayış getirdiğini, toplumsal ve ekonomik hayatta kadın erkek eşitliğini sağladığını, daha önceki konularımızda görmüştük. Fakat henüz kadınlar, erkeklerin sahip oldukları si­yasi haklardan yararlanamıyorlardı. Halkın kendi kendini yönetmesini esas alan demokrasiyi tam anlamıyla kurmak için Türk kadınlarının da siyasi haklara ka­vuşturulması gerekliydi. Bağımsızlığımızın kazanılmasında üzerine düşen görevi yerine getiren Türk kadını, devletin yönetiminde de söz sahibi olmalıydı. Türk kadını, bilgisiyle, görgüsüyle, devlet ve ülke yönetiminde görev alabilecek yeteneğe sahipti. Bu gerçekleri göz önünde bulunduran Atatürk, çabaları ile Türk kadınlarını siyasi haklarına kavuşturdu.

     İlk olarak 1930’da Türk kadınlarına, belediye seçimlerine katılma hakkı verildi. 1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkini elde eden Türk kadınları, 1934 yılında, anayasada yapılan bir değişiklikle, mil­letvekili seçme ye seçilme hakkına kavuştu.

     Atatürk bu konuda şöy1e diyordu. “Bu karar Türk kadınına toplumsal ye siyasal hayatta bütün milletlerin üstünde yer yermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak gerekecektir. Türk kadını evdeki uygar yerini yetkiyle a1miş, iş hayatinin her aşamasında başarı1ar göstermiştir. Siyasal hayatta belediye seçimlerin­de tecrübesini yapan Türk kadını, bu kez de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Uygar ülkelerin bin çoğunda kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu yetki ve kendine yaraşır biçimde kullanacaktır.”

Böylece Türk kadınları, birçok Avrupa ülkesindeki kadınlardan daha önce, siyasi haklar elde etmiş oldular.

 

     6. Sağlık Hizmetleri:

 

     Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, memleketin sağlık durumu ihmal edilmişti. Peş peşe gelen savaş1ar ve salgın hastalıklar nedeniyle insan sağlığı, ciddi tehlikelerle karşı karşıya bulunuyordu.

     Yeni Türk devleti kurulduğu günden itibaren ülkenin sağlık iş1eri önemle ele alındı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinde, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığının bulunması, bu konuya verilen önemin en açık göstergesidir.

     Bir ülkenin en önemli gücü hiç kuşkusuz insandır. Ülkenin kalkınması, an­cak sağlıklı bir toplumla başarıya ulaşabilir. Bu nedenle, halkın sağlığını koru­mak, hastaları tedavi etmek, bulaşıcı hastalıkların kaynağını kurutmak, yeni Türk devletinin sağlık politikasının esası oldu. Çıkarılan kanunlarla, sağlık kuruluşları, ülke düzeyinde yaygınlaştırıldı.

 

     Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak insan sağlığına gereken önemi ver­mek, hükümetlerin başta gelen görevleri arasında yer aldı. Hastane, doktor ve diğer sağlık personelinin sayısı artırıldı. Doktorların yurdun her bölgesinde ça­lışması için mecburi hizmet prensibi kabul edildi. Salgın hastalıklara karşı, programlı bir mücadele başlatıldı. Sıtma, trahom, frengi ye verem gibi hastalıkların bir bölümünün önüne geçildi. Ankara’da açılan “Hıfzısıhha Enstitüsü”nde üretilen aşılar, yurdun dört bir yanına dağıtıldı.

     Ayrıca, gençliğin spor yapması özendirilerek sağlıklı bir toplum yaratma yolunda önemli adımlar atıldı.

 

1919
0
0
Yorum Yaz